Sultan Abdülaziz’in reformları hayata geçirmekte diretmesi onu tahtından etmiş, 5. Murat’ın çok az süren saltanatından sonra Mithat Paşa ile anlaşan 2. Abdülhamit tahta çıkarılmıştır. 2. Abdülhamit, tahta çıkmadan evvel Anayasayı ilan edeceğine, Meclisi açacağına söz vermişti. Padişah olduktan sonra bu sözlerini yerine getirmiş ve 1876 tarihinde Osmanlı Devleti’nin ilk yazılı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmiş ve meclisi açmıştır.(1)

Ancak 2. Abdülhamit’in yetkilerinin, Meclisin yetkilerinden fazla olması meclisi göstermelik bir meclis haline getirmişti. Bu sebeple Jön Türkler, Anayasanın ve Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra dahi faaliyetlerine devam etmiştir. Bunun farkında olan 2. Abdülhamit, 93 harbini (Osmanlı-Rus Savaşı) bahane ederek meşrutiyete son vermiş, Meclisi kapatmıştır.

Böylece 30 yıl sürecek bir mutlak monarşi dönemine kimi tarihçilerin deyimiyle de “İstibdat Dönemi”ne girilmiş oldu. 2. Abdülhamit, 30 yıl sürecek olan bu katı İstibdat döneminde ülkeyi tek başına yönetmiş ve demokratikleşme hareketlerine son vermiştir.

Bu dönemde en küçük eleştiriye dahi tahammül yoktu. Bu türden eylemlerde bulunan edebiyatçılar, gazeteciler ya hapsediliyor ya da sürgün ediliyordu. Bu yüzden yazarlar toplumsal konulardan uzaklaşmış ve yerine bireysel konuları yani “sanat için sanat” anlayışını benimsemişlerdir. Çünkü baskıcı rejim, onların toplumsal konularda özgürce yazmalarına izin vermiyordu.

Bu sebeple 2. Abdülhamit döneminde gazete ve edebi eserlerde birçok kelime sansüre uğramıştır. Tarihçi yazar Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eserinde; Abdülhamit dönemindeki bir yazarın ağzından, sansürlenen kelimelerin hangileri olduğunu yazmıştır.

Bu kelimeleri sizlerle paylaşalım:

Yasaklı-Kötü Kelimeler millet (onun yerine ‘ümmet’ kullanılacak), hürriyet, murat (onun yerine ‘mir’at’), Reşat (onun yerine ‘Neşat’ kullanılacak), vatan, dolap, isyan, zulüm, ihtilal, yıldız, hücre, anarşi, içtima, cemiyet, su-i kast, hal’(çözme), meşveret, firar, hafiye, mel’un, mecnun, kaval (buruna kinaye olabilir), hain, müsibet, mahkum, gasp, rüya, (Namık Kemal?), riya, dinamit, bomba, zeval, konferans, miting, müsavat, adalet, asi, avene, çete, istikbal, içtihat, cumhuriyet, Jön Türk.

İyi kelimeler

ubûdiyyet, sadakat, tevazu, dua, melek-simat, firişte-sıfat, atiye, tebaa-yı sadıka, melek-haslet, sâye-i şâhâne, vücud-u akdes-hümayun, hilâfet-meap, afiyet, bende-i adsak, imâmü’l-müslimîn, satvet-i kâhire, şehriyar, nâzım-ı umûr-ı devlet, ihsan-ı bi- imtihan, asr-ı mâdelet-i hasr-ı hümayun, halife-i rû-yi zemin.

Yasaklı kelimelerden en dikkat çekenleri:

Hürriyet, Millet (onun yerine ümmet kullanılacak), Vatan, Müsavat (eşitlik), Adalet(!), Siyaset, Jön Türk, anarşi, miting, kaval (buruna kinaye olabilir), Cumhuriyet, İstikbal ve kardeşlerinin adı Reşat ve Murat…(2)

Hüseyin Cahit Yalçın, anılarında “burun” sözcüğü yasağına ilişkin şunları yazıyor:

“Acaba burun sözünün basında yasaklandığı Abdülhamid’e söylense çevredekiler bu dalkavukluğu, bu yasağı hangi yolla açıklayacaklardı? Yeryüzü halifesine, ‘Şevketli efendimiz, sizin pek biçimsiz bir burnunuz var da onun için bu sözü yasak ettik’ mi diyeceklerdi? Herhalde onların ne diyeceklerini bilmem. Ama ben İzlanda Balıkçısı’nı çevirirken coğrafyayla ilgili burun sözü geldikçe ‘karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri’ diye yazıyordum.”

Ayrıca;

Suda eritmek anlamına gelen “halletmek” tahttan indirmek anlamına gelen “hal etmek” fiiliyle benzeştiği için, tahta kurusu ise tahtın kurusun dileğini ses bakımından çağrıştırdığından yasaklanmıştır.(3)

Hani bir yazarın “Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı” diye bir kitabı vardı ya ben de kendisine muhalefet etmek için kullanılma olasılığı olan kelimeleri nasıl titizlikle seçtirdiği, yasakladığı kelimelere alternatifler oluşturmak için nasıl önlemler aldığını belirtmek için yazının başlığını “Abdülhamit’in Kelimelerle Dansı” koymak istedim. En azından bu durum bile o dönemin ne kadar despot, baskıcı olduğunu ve meşrutiyet rejiminin getirdiği kısmi özgürlüğü aratacak düzeyde olduğunu bizlere gösteriyor.

Abdülhamit’in bu sansürcü ve sürgüncü tavrı elbette sonsuza kadar sürmedi. Zaten tüm dünyanın adım adım çağdaşlaşmaya başladığı o devirde daha fazla tahtta kalması da beklenemezdi.

Zaman içerisinde Abdülhamit hakkında övgüler düzen bir takım ideolojik saplantılı bireyler, acaba 2. Abdülhamit döneminde yaşamış olsalardı şu an kullandıkları kelimeleri hiç kullanmadan acaba kendilerini nasıl ifade edebilirlerdi. Malumdur ki o devirde yaşasalardı ya dalkavuk olacaklardı ya da sürgüne gönderilen bir yazar…

Yazımı Mehmet Akif Ersoy’un 2. Abdülhamit’e ithafen yazdığı şu dizelerle bitirmek istiyorum:

“Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,

“Bu bir câni!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.

Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse.

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se …

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblis’e!”

Günümüz Türkçesi ile:

“Her kimde haysiyet belirtisi gösteren bir temiz alın gördüysen,

“Bu bir cani!” deyip ya sürdün, ya da hapse mahkûm ettin.

Senin adına çalışan ajanları her vicdana her hisse gönderip

Milletin en kahraman evlatlarını ümitsizliğe düşürdün…

Öyle lânetlisin ki Şeytan’ın ruhuna rahmetler okuttun!”

Kaynakça:

1-Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi VIII. Cilt Birinci meşrutiyet ve istibdat devirleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara: 2007, s.215-230

2-Türkiye’de Çağdaşlaşma, Berkes, Niyazi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 2017, syf. 343-350

3-Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri- Tanor, Bülent

4-İstibdat Şiiri- Mehmet Akif Ersoy