Milli Mücadele hareketine yakınlık gösterenlerden biri de Fransız gazeteci ve yazar Madam Berthe Georges Gaulis’tir. Berthe Georges Gaulis (1870-1950), “Le Temps” gazetesi muhabiri olan eşi Mösyö Georges Gaulis’le beraber İstanbul’a ilk defa 1896 yılında gelmiştir. Burada 1912’ye kadar kalmışlardır. Aynı yıl eşinin ölmesi üzerine İstanbul’da sıkıntıya düşen Berthe Georges Gaulis, gazeteciliğe başlamış ve bu alanda kısa zamanda ün kazanmış ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca Fransa’ya dönmek zorunda kalmıştı.

Berthe Georges Gaulis, Milli Mücadele döneminde gazeteci olarak 21 Eylül 1919 tarihinde Anadolu’ya gitmek amacıyla, ikinci kez ise 5 Fransız gazetesi adına 11 Şubat 1921’de İstanbul’a gelmişti. Berthe Gaulis’in, bu kez Anadolu’ya geliş nedeni Ankara’ya giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşmekti. Mayıs ayı ortalarına kadar Türkiye’de kaldı.

Üçüncü kez ise Berthe G. Gaulis, Mustafa Kemal Paşa’nın davetlisi olarak Ankara’ya (Kasım-Aralık 1921) geldi. Bu gelişinde 27 Aralık 1921’den itibaren üç gün Akşehir’de kalmış ve anılarını Çankaya Akşamları III. kitabında yazmıştır. İşte Berthe G. Gaulis kaleminden Büyük Taarruz öncesi Akşehir:

İsmet Paşa Nezdinde Akşehir-Konya

“Ankara’dan ayrılmış bulunuyoruz. Ayrılış, 25 Aralık şafak vakti oldu. Trenle hareket ettik. Acele edersek, akşam, Kazım Paşa’nın karargahına varmamız mümkün olacaktı. Orada İsmet Paşa da beni bekliyordu.

…………

Trenden inince otomobil ile yola devam ettik. Otomobil, yüksekçe bir eşik önünde durmuştu. Eşit set biçimindeydi, üzerinde, ellerinde fenerler, insanlar vardı. Sivrihisar ileri gelenlerinin bir numaralısı sayılan kişinin evine giriyorduk.

……………..

İsmet Paşa beni bekliyordu. Bizim o usta şoför ile Sivrihisar ve Çay’daki Türk hatlarını gezecektik. Bu hatlar, Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki Yunan hatları ile paralellik halindeydi. Her yerde, yıkılacak duvarlar arasında yahut talim esnasında askerler vardı. Köylüler askerler ile birlikte çalışıyor, kadın kolları hazır duruyordu.

……………..

Devamlı ilerliyorduk. General ara sıra duruyor, emirler veriyordu. Köylülerle selamlaşıyor, onların sorularını cevaplıyordu. Askeri kollardan geçiyor ve çok nüfuslu bir bölgeye giriyorduk. Burası Çay’dı. Her yer baştanbaşa yıkıntı halindeydi. Kederli yüzler, Paşa’nın gelişi ile az çok aydınlanmıştı. Tren, kalkmaya hazır, onu bekliyordu. Biz de koşa koşa biniyorduk o trene.

Akşam, saat on; Akşehir’deyiz. Anadolu’nun eski mabet şehirlerinden biri olan bu yer, şimdi İsmet Paşa’nın Genel Karargahıdır. Trenin varışını kalabalık bir halk kitlesi bekliyordu. Genç subaylar vagonlara atlıyor ve çalışma hemen yeniden başlıyordu. Birkaç günlük bir yokluğun birikmesine neden olduğu işleri yoluna koymadan önce, İsmet Paşa, bana ayırdığı eve, beni bizzat götürmek istiyordu. Birkaç dakika içinde araba, bizi geniş bir caddenin ortasına getiriyor, ben de en güzel, en sevimli ikametgahlardan birine giriyordum. Evin önünde askerler nöbet bekliyordu.

Merdivenin üst bitiminde, alaturka bir büyük bir hol genişlemesine duruyor, onun üzerine evin tüm kapıları açılıyordu. Hol, aynı zamanda yemek odası işini de görüyordu. Orada, bana tahsis edilmiş çok kadınsı bir yerleşim yeri, tatlı tatlı ısıtılmış bir çalışma odası, sonra başka bir oda vardı ki insan derhal kendini, öz evinde sanma hayallerine kaptırıyor ve yorgunluğunu derhal unutuyordu. Bu defa, Türklerin bu sevimli misafir severliği gereği, ben İsmet Paşa’ya ev sahipliği ediyordum, o da benim misafirim oluyordu. Böylece, ayrılmadan önce yine bir süre konuşmuş oluyorduk.

Sabah ışıkları ile birlikte erken uyanmıştım. Şehri görmek için acele ediyordum. Paşa’nın subaylarından Ziya Bey, bu arzumu yerine getirmekle görevliydi. Sanırım Fransa’da öğrenim yapmıştı. Bana eski Akşehir’i, hiçbir kimse, girişimi boşa çıkmış Yunan istilası kadar anlatamazdı. Eski Türkiye’nin incilerinden biri olan bu yere dokunulmamıştı. Şimdi askeri hayatın hiçbir şekilde değişiklik getirmediği o maziye dalar, konuşabilirdik. Azar azar kar yağıyordu ve bizler soluk güneş altında, bir geniş mezarlık ötesinde, Nasreddin Hoca’nın türbesini arıyorduk.

Ziya Bey; ünlü mizah adamı, filozof, büyük düşünür ve yazar hocanın, en şirret kadınlardan birine düştüğü için duyduğu üzüntüye işaret ediyordu. Hoca, karısını bir türlü susturamamış ve ev içindeki bu afet karşısında çaresiz kalmış. Tüm Asya’da güçlü mantığı ile ün salmış bu insan, kendini gerçekten hasta hissedince, çareyi Sivrihisar’dan buraya kaçmakta bulmuş. Böylece burada ölmüş ve mezarda olsa da onun yanında yatmamayı başarmıştı.

Bu karlı havada bile, inanmış kişiler, hacılar topluluk halinde hocanın türbesi önünde dua ediyorlardı. Mezarlık, hayatta olanların sessiz adımlarla, saygı içinde geçtikleri hakiki bir ölüler dünyasıydı. Etrafında yüksek duvarlar vardı. Akşehir bugün, ismine özgü o beyazlığa layık biçimde idi. Ziya Bey oraların, ilkbaharda çiçek açmış meyve ağaçlarının, camileri gibi beyaz ve kuşlarla dolu güzelliğini anlatıyordu. Kuşların sesi oraya dua ve ziyaret için gelen hacıları kendinden geçirir diyor.

Anadolu’nun bütün şehirlerinde, nehir ve dağ arasına doluşmuş böylesine meyve ağaçları vardır. Ama bugün, kim bilir, ne kadarı ölmüş, yok olmuştur.” (Devam edecek)