1970’li yıllarda, okullar tatil olup, annem Eskişehir’den Akşehir’e yolculuk hazırlıklarına koyulduğunda, kardeşlerimle birlikte bir heyecan kaplardı içimizi. Tren yolculuğu boyunca her istasyonda Akşehir’e ne kadar kaldı sorularıyla bıktırırdık annemi… Ve sonunda Akşehir’e ulaştığımızda, istasyon önünde bekleyen faytonlardan birine binip Anıt Meydanı’nın ve yazlık Saray Sineması’nın arkasındaki parkın karşısında bulunan anneannemin evine ulaştığımızda neşemize diyecek olmazdı. Anneannem ve dedemin sıcacık kucaklamaları nasıl ısıtırdı içimizi! Çok değil, kısa bir süre sonra Işılay teyzemin çocukları da geldiğinde, büyük buluşma tamamlanmış olurdu.

Ertesi gün, paket taşlı sokaklardan Sultandağı’nın yamaçlarına, eski Akşehir evlerine doğru bir yürüyüş başlardı. Çınaraltı’na geldiğimizde, bakkalın yanındaki sokağa girerdik. İlk evin kapısını çalınca, kapı tokmağının “tak,tak” sesi ile cumbadaki tül aralanıp, hızla kapatılırdı. İşte gördüler bizi diye sevinirken koşarak aşağıya inildiğini merdiven gıcırtılarından anlardık. Teyze çocukları kapıyı açtığında peşlerinde bir de av köpeği olurdu bize doğru koşan. Hayat tabir edilen taş avluya girip onlarla kucaklaşırken av köpeği de üzerimize atlar, bizimle oynaşmaya başlardı. Hayatın sol tarafından birkaç basamakla bahçeye çıkardık.

Öyle harika bir bahçeydi ki bu bahçe… Çocuk yaşımızda sanki bir çiçek ormanıydı bizim için. Ortasında fıskiyeli, küçük bir mermer havuz, birkaç meyve ağacı, havuzun çevresinde rengarenk çiçekler, geri kalan alanı tamamen güllerden oluşan bir bahçe. Ve başında kasketi, elinde çiçek budama makası ile çiçeklerine sevgiyle bakım yapan eniştem… Güllerin içinde gülen bir yüz, Ahmet Tekelioğlu.

Kaç odası olduğunu hala bilmediğim, bir odadan başka bir odaya geçişlerle dolu, bazı bölümlerine girmeye korktuğumuz bu evi sıcacık kılan, içindeki sevgi dolu insanlarla, Ahmet eniştemin tablolarıydı. Üst kattaki büyük bir oda onun yağlıboya resimlerini yaptığı, av malzemelerini hazırladığı çalışma odasıydı. Evin koridorları ve odaları onun tablolarıyla doluydu. Işılay teyzemin ve bazı akrabalarının portreleri, balerinler, tarlalarda çalışan köylüler, Akşehir evleri, natürmortlar, bazen sakin, bazen sahildeki kayalıklara çarpan dalgalarla dolu denizler…

Av merakı, doğa hayranlığı, evine, akrabalarına düşkünlüğü, Akşehir ve insan sevgisi, Ahmet eniştemin çocukluğumda bile farkına vardığım en önemli özellikleriydi.

Çınaraltındaki o eski evde ve daha sonra taşındıkları Dostlar Apartmanı’nda ailecek kendi başlarına kaldıkları bir gün yok gibiydi. Yanlarında okuyan akrabalarının yanı sıra, eş dost ziyaretleri eksik olmazdı. İstanbul’a, Ankara’ya, başka büyük şehirlere göç eden akrabaların memlekete geldiklerinde konuk edilmesi ile Tekelioğulları’nın Akşehir’deki kalesiydi sanki evleri.

Kimin Bağ-Kur’u yapılacak, kimin emeklilik işlemleri yaptırılacak yardımcı olur, devlet dairelerindeki işlemleri için karşılık beklemeden yol gösterirdi. Akşehir’de Ticaret Odası Genel Sekreterliği, Belediye Başkanlığı yapmıştı. Akşehir Kültür, Sağlık ve Eğitim Vakfı mütevellilerinden, Akşehir’de kurulan bazı şirketlerin ve Akşehir Ticaret Borsası’nın kurucularındandı. Akşehir halkı için hiçbir çıkar beklemeden değişik alanlarda çalışmalar yapardı.

Eniştem hep gülümsese, kimseye belli etmese de, mide ilacını arayama başlayıp, peşinden tansiyonu yükselince anlardık yorgunluğunu, sıkıntılarını…

Ama apartman diresindeki evlerinin küçücük balkonunu bile yurt dışından getirttiği ve değişik yerlerden topladığı çiçek tohumlarını ekerek yine cennet bahçesine çevirmişti. Güneşin doğuşu ile günbatımını ve çektiği doğa fotoğraflarında yakaladığı renk cümbüşünü yağlıboya tablolarına yansıtırdı. Evinde oturup çocuklar için iki çubuk arasında sallanan kuklalar, kuş sapanları, rüzgar gülleri, tahta çubukların ucuna takılmış fıstık kabuklarından çıngıraklar gibi oyuncaklar yaparak hayal dünyasını ve içindeki zenginliği bu uğraşılarına yansıtmak onun en büyük zevklerindendi.

Takım elbisesi, fuları, beyefendiliği ile hepimize örnekti. Çocukluğumuzdan beri onun teyzemle yaptığı valsleri, tangoları hayranlıkla izlerdik.

Güllerle donatmak isterdi her yeri. Doğa hayranıydı… Ressamdı… Tablolarını hiçbir zaman satışa çıkarmayıp, sadece sevdiklerine hediye etti.

Atatürkçüydü… Hümanist, güler yüzlü, modern bir insandı… Cumhuriyet gençliği ruhunu ölünceye kadar yaşattı…

Artık çok halsizdi ama seçimden bir gün önce miting meydanında teyzemle kolkola ayakta dururken o bayrağı nasıl gururla taşıdığı çekilen son resminde gözlerinden okunuyordu.

Bir güzel insandı eniştemiz.

Neyse, ben şimdi böyle seni anlatıyorum ya Ahmet enişte, sen gittikten sonra çalışma odana girdik. Kusura bakma! O hiç bir eşyanı attırmadığın odana. Bütün yaşamını biriktirmişsin oraya. Çalışma kitaplarının, defterlerinin arasına bile baktık tek tek, sayfa sayfa… Senden kalan hiçbir şeyi kaçırmak istemedik. Çünkü her yere saklamışsın her birimizi. Hepimiz çocukluğumuzu, gençliğimizi, hayatımızı bulduk. Bazen hüzünlendik, bazen neşeyle güldük, bazen hayretler içinde kaldık.

Ben bir de senin “Sen benim en iyi dostumsun” diye başlayan çok sıkıntılı bir anında yazdığın yarım kalmış mektubunu buldum. Demişsin ki; “Hüzün deli dalgalarla gelir. Hislerimi anlatan bu sözleri Ahmet Özhan söylüyor. TRT’de artık alaturka programı yayınlanmıyor.” Kim olduğunu bilemedik bu dostunun. Mektubunu Işılay teyzeme verdiğimizde “ -Onun dostu güncesiydi. Güncesine hep sevgili dostum derdi.” dedi. Şarkının sözlerini bulup bir de Ahmet Özhan’dan dinledim.

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur.
Aşınan kayalar gibi ruhum, yorgun, suskun öylece durur.
Islak kumlara yazılmış hikayeler
Ummana karışır, silinir yavaş yavaş.
Her dalga ömrümden bir şeyler koparır.
Ağır ağır sönen gönlüm
Sakin koyları özler
Son kum tanesi olana kadar.
Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir,
Gönlümün kıyısına vurur
Son kum tanesini alana kadar.

Tablolarına tek tek bir daha baktım Ahmet enişte. Deniz manzaralı tablolarının çoğunda kayalıklara çarpan deli dalgalar var.

Islak kumlara yazılmış hikayeler aslında hiç silinmiyor Ahmet Enişte. Bugün balkonda otururken bir haftadır senin için her gün ziyaretimize gelen bir aile dostumuz ne dedi biliyor musun?

“ – Ben bu evde kendimi yaşadım.”

Sevmek, karşılıksız vermek demekse, sen yılların su gibi akışını severek, gülümseyerek yaşadın.

Hep bizimle yaşıyordun ya odanda, sen de yanımızdasın geri bıraktıklarınla. Biz yine seninle yaşıyoruz. İçin rahat olsun, bizi merak etme Ahmet Enişte!